üç sıra 7 tel
İkinci bardak hazırdı yine. Üstümdekileri yeni çıkartmıştım, ben oturmadan oturacağım yerin önüne kondu çayım. Oturdum. Biraz çaya baktım, sonra meczuba dönüp baktım. Afiyet olsun dedi, yüzünde rahatlatan parlak bir tebessüm. Bir yudum içtim, sonra bir daha ve daha… özlemişim çayını…
Tereddütlüydüm oysa kapıya geldiğimde, girmek ve girmemek hususunda. Camdan bir bakındım önce, sobanın üzerinde çayı ve sehpada ikinci bardağı görünce giresim geldi. Daha önce sormuştum bir keresinde, kimse olmasa da ikinci bardağın neden olduğunu. Biri gelir duasıdır demişti, o geldi aklıma. Giresim geldi, birinin gelme duasının içinde gelecek olan olmayı istedim. Ve bu bekleyen kapısında dahi beklemenin tarifsiz bir güzelliğe sahip olan biri olması, arttırdı isteğimi.
ikinci, üçüncü çay derken, kaçıncı bardaktı hatırlamıyorum, içmeye devam ettim. Meczup daha ağırdan içiyordu, bir duraksadım, bitireceğim çayı, o az içmiş olacak diye. Birde kendine göre demlemiş olabilirdi, kimseyi beklemiyordu. Bardağım bitince yeniden doldurmak için yeltendi, geri çektim bardağı. Gülümsedi, bir kişiye yeten, iki kişiye de yeter, merak etme dedi. Bir şey diyecek gibi oldum, diyemedim, sustum. Doldurdu, içmeye devam ettim. Yeniden de demlenebilirdi diye geçti zaten içimden. Gülümsedi meczup yine, ben bir şey demeden, bir kişiye yeten iki kişiye de yeter dedi. Yeter, yeter ki, ikilik kalksın aradan, azlık çokluk kalksın. Utandım, bir şey diyemedim.
Meczup bir ara kalkıp odasına gitti. Sonra elinde bir sazla dönüp geldi. Tozlanmıştı epeyce, tozunu sildi. Gözleri hafiften dolmuştu. Ağır hareketlerle, elinde her an kırılabilecek hassaslıkta bir şey tutuyormuşcasına dikkat ederek siliyordu tozunu. Temizledikten sonra bana uzattı. Acizin sazı, tozlanmış, ne zamandır çalanı yok. Öğrenemedim ben bir türlü, rica etsem çalarmısın dedi. Aldım, bir iki tellerine dokundum, elim titriyordu. İlk defa elime almışım gibi, çalamadım ilkin. Çalacak hiçbir şey de gelmedi aklıma. Sordum meczuba, ne çalalım, ne söylersin diye. Dur dedi, aceleyle kalkıp yine odadan bir kağıt alıp geldi. Bana uzattı, bunu bilirmisin dedi, aciz söylemişti. Baktım, biliyordum. Hatta daha önce de bahsi geçmişti. Başladım çalmaya, titrek ellerimle. Meczup söylemeye başladı, titrek bir sesle…
Bülbül dahi sana yanar
Sitem eder güller sana
Aşıklara şarap sensin
Sitem eder saki sana
Alem aydınlanır senle
Yıldızlar söner yanında
Ay ışığın senden alır
Sitem eder güneş sana
Acizim nefesim sensin
Gözüm yalnız seni görür
Duyduğumda hep sen varsın
Sitem eder eller sana
Bitti, durduk sonra bir müddet, sessizce… meczuba uzattım sazı, alıp götürdü, yerine koydu…
Yeniden çay demlendi, yeniden bir araya gelmiş gibi sohbete başladık. Bir çok konu konuşuldu, eskiden yeniden. Çocuktan, rintten. Sıkıntılarımdan bahsettim. Bunaldığımdan, çoğu zaman kendimde olmayışımdan. Geçer dedi. Sonra geçmiyor dercesine devam ettim, yanıyorum dedim, zorlanıyorum. Güldü, epeyce uzun bir süre güldü. Anlayamadım nedenini, neden güldün diye sordum. İyidir dedi yanmak, çok iyi, yabancısı değilsin ki hem dedi. Değilim belki, ama nereye kadar diye sordum, bir sonu olsun istercesine. Yine güldü, dedi ki, kimisi yanar biter kül olur lao. Külü rüzgar alır savurur. Kimisi de yanar biter kul olur. Kul olanı sultan kendine saklar, hazinesine katar… benden ne olacak diye sordum, gülümsedi, bilmiyorum ki ne olmak istiyorsun, ne için yanıyorsun, bekleyelim de görelim dedi…
Görelim neyler…
neylerse güzel eyler…
hiç Nisan 12th, 2011 at 17:49