nane limon yada ballı karabiberli süt


bana ıhlamur kaynattı, hastalığıma iyi gelir diye. önce ıhlamur, belki sonrasında çay, limonlu oda. hazır ıhlamur kaynamışken kendisine de aldı, çocuğa ve rinde de ikram etti, madem lao hasta, bizde içelim, belki şifaya vesile olur dedi…

sonra her zaman oturduğu yere geçip oturdu meczup. herkes susuyordu, meczubun dışında herkesin suratı asıktı. daha doğrusu benim ve çocuğun suratı asıktı, rind için herhangi bir şey söylemek hiçbir zaman mümkün olmadı zira. herkes susuyordu…

neyin var çocuk diye sordu meczup, bir yudum ıhlamurundan aldı, bardağını göz hizasında tutup bir şey arıyormuşçasına bardağa baktı. çocuktan ses çıkmayınca, bardağı indirip ona doğru baktı, tekrar sordu. çocuk titrek bir sesle, konuşmaya çalıştı. anlamlı olmayan bir iki ses duyuldu ve gözleri doldu. bilmiyorum diyebildi sadece sonrasında, bilmek de istemiyor gibi…

bir yudum daha aldı meczup ıhlamurundan, limonu az olmuş dedi. sonra bana döndü, ya senin neyin var dedi. hastalıktandır diyerek geçiştirmeye çalıştım, bilmiyordum, yada aynı şekilde bende bilmek istemiyordum. güldü, söz birliği edip mi geliyorsunuz diye takıldı bize…

rinde dönüp, sen nasılsın rind diye sordu. rind gülümsedi, belirgin bir şekilde gülümsedi hatta, limonu tam kıvamında dedi. meczup gülümsedi, peki sen mi anlatırsın diye sordu rinde, rind dinleyeceğini belirtti…

sonra anlatmaya başladı rind, sultan mahmut bir gün elleriyle karpuz kesip kölesi ayvaza ikram etmiş. ayvaz her dilimi büyük bir iştahla yiyormuş, o kadar büyük bir iştah ki, sultan mahmudun dahi canı çekmiş. bir dilim de kendisine kesip almış. ilk ısırıkta daha ağzına gelen karpuzu tükürmüş. karpuz çok acıymış, şaşırmış ayvazın iştahla yemesine ve kızmış ona, karpuz acıydı, ne diye kendine eziyet edip yedin diye. ayvaz gülmüş, biz sultanın elinden nice güzel ikramlar gördük, bir gün acı bir şey ikram edildi diye şikayet etmekten utanırım demiş…

anlatması bitince son yudumunu aldı meczup ıhlamurdan, bitirdi, çay vakti gelmişti. ben hikaye üzerine kaçmanın bir yolunu aradım ama meczup fark etmiş olacak ki, çay ikramını bana yaptırdı. sonrasında yanına çağırıp oturttu. izin isteyemedim. hafiften rahatsız olduğumu fark edince gülümseyip rahat olmamı söyledi. utandım…

sonra çocuğu dönüp anlatmaya başladı. biliyorum, her şey istenildiği gibi olmuyor, her dua da bizim istediğimiz şekilde neticelenmiyor. ama bu duanın kabul görmediği anlamına gelmiyor çocuk. düşünki, sultanın hazinesi sınırsız, dağıtmakla azalmıyor, istemeyene dahi bolca verirken, isteyene neden vermesin… çocuk hafifçe başını kaldırdı, kısık bir sesle, yok benim şikayetim dedi. meczup gülümsedi, yok biliyorum dedi. yine biliyorum ki, sende farkındasın, bazen dualarımızdan fazlası verilir bize, ve o fazlayı biz, bizim istediğimiz olmadı diye göremeyebiliriz. yine bazen istediğimiz olur, ama olunca aslında istemediğimizi görürüz. istememeyi de öğreniriz zamanla, olanın tadını çıkartmayı. yine biliyorum ki, seninde iyi bildiğin bir şey var, istemekte kişi için sınır yoktur, ama istemek, onun verebileceklerine sınır koymaktır…

istemek en azından bazen sınır koymaktır.

 

sonra sustu meczup, ben kalkıp çayları doldurdum yeniden. sonra oturdum, öylece çay içtik, tekrar tekrar doldu bardaklar, konuşulmadı. bir ara ayağa kalktı meczup, bir plak çalmaya başladı, şimşir-i nigahınla vuruldum ciğerimden…

Söyleyeceklerim Var