ferman gelse sultandan dan
Meczup demişti, sultan odur ki, sultanlığı için devlete muhtaç duymaya, aksine, devlet sultanlığı için kendisine muhtaç duya…
Sonra anlatmaya başladı, vakti zamanında bir sultan varmış. Topraklarının genişliği daha önce hiçbir sultana nasip olmamış büyüklükteymiş. Sultanın çevresinde bir çok ilimde derinleşmiş onlarca vezir varmış. Her birinin namı ülke sınırlarını aşmış bir çok ülkede bilinirmiş. Sultanın kendisi dahi her bir veziri kadar ilim sahibiymiş. O kadar ki, Sultan ve vezirler yeryüzünde devasını bulamayacakları hiçbir derdin olmadığını düşünürlermiş. Ta ki bir gün sultanın kızı hastalanıncaya kadar. Türlü ilaçlar hazırlanmış, her bir vezir ayrı ayrı çare üretmeye çalışmış. Devletin en ücra köşesinden dahi az çok nam yapmış bütün şifacılar, büyücüler, tabipler çağrılmış. Nice hocalar okumuş üflemiş, ne kâr, hiçbir şey işe yaramamış. Kız gün geçtikçe zayıflamış, iyice halden düşmüş. Sultan kızı ölecek diye uykusundan olmuş, şifacılardan umut kesilince koca karılar saraya davet edilmiş, onlara danışılmış. Onlardan da çare çıkmamış. Ta ki, bir gün gezgin bir dervişin yolu saray çevresine düşene kadar. Sultandan korkan vezirler çarşı Pazar dolanıp deva olabilecek birilerini ararken görmüşler, hiç kimseden çare bulunamayınca dervişin yolunu kesip, ona anlatmışlar durumu, belki kendisinden bir yarar dokunur, en azından gezip gördüğü yerlerde bir benzer durumla karşılaşmıştır da bir bilgi edinmiştir diye. Derviş vezirleri sakince dinlemiş, anlatmaları bitince gülümsemiş, benim geldiğim yerde herkes sizin anlattığınız hastalıktan geçmiştir demiş. Vezirler şaşırmışlar, hem dervişin bu kadar rahat olmasına, hem de devası bulunmayan bu hastalığın dervişin bahsettiği gibi bir yerlerde çok yaygın ve normal karşılanmasına. Rica etmişler, hemen saraya götürmüşler. Sultanın kızını görmeden önce sultanın karşısına çıkartmışlar dervişi. Sultan, nicedir çare bulunamaması üzerine ümidi tükenmiş durumdaymış, dervişe bile ilkin yeterince alaka göstermemiş. Vezirler çokça ısrar edince dönüp dervişe bir bakmış. Sen demiş, kızımın derdine derman olabilecekmisin, olamayacaksan boşuna uğraştırma, heveslendirme bizi. Derviş gülümsemiş sultanın ümitsizliğini görünce. Sultan söylediğine gülündüğünü fark edince kızar gibi olmuş. Ne gülüyorsun derviş, seni biz davet ettiysek de sultanın karşısındasın, ona göre davran demiş. Ben daim sultanın karşısındayım ve daim öylece davranmaktayım demiş derviş. Sultan tam olarak ne dendiğini anlayamamış. Derviş, hasta neredeyse görelim, yolum uzun, ömrüm kısa acele edelim demiş. Sultan dervişe kızmışsa da şifa umudundan dolayı ilkin bir şey diyememiş. Dervişi kızın yanına götürmüşler. Sultan da arkalarından kızın yanına gelmiş. Derviş kızla yalnız kalmak istediğini, sultan dahi herkesin çıkmasını istemiş. İlkin herkes bir tereddüt etmiş ama derviş bu isteğini tekrarlayınca yavaş yavaş çıkmaya başlamışlar. En son sultan kalmış, derviş onunda çıkmasını beklemiş sessizce. Sultan pek isteksizce kapıya yönelmiş, dönüp dervişe seslenmiş, eğer ki kızım iyileşmezse, senin canın onunkinden önce çıkacak demiş. Derviş gülümsemiş, benim canımı almak için onu koruyan sultana savaş açman gerek ki, ona savaş açmış ve kazanmış kimse yoktur demiş. Sultan titremiş,şaşkın bir halde kapıyı kapatıp odadan çıkmış. Derviş bir müddet kızın karşısında sessizce oturmuş. Kız hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi oturuyormuş. Derviş konuşmaya başlamış, insan sevdiğine benzer, belli ki sen eskiden güzel bir kızdın, ne fena bir şeye aşık oldun ki sararıp soldun, yüzünden güzelliğin gitti. Yazık sana? kızın gözleri açılmış birden, sinirlendiği belli oluyormuş, dik dik dervişe bakmaya başlamış, baştan aşağı süzmüş dervişi. Sonra umursamaz bir tavırla yüzünü döndürmüş. Derviş gülümsemiş, kızma canım demiş, bizim sevene saygımız vardır, kötüyü sevmiş olsa dahi, sevmek sevmemekten daha iyidir, insanca bir şeydir en azından. Kız sinirli bir sesle cevap vermiş dervişe, sen ne anlarsın ki sevmekten, iyiden kötüden. Var yoluna git, dünya ile eğlen. Derviş bir kahkaha koparmış, kapının dışında bekleyenler dahi duymuş ve merakları daha da artmış, acaba içerde ne oluyor ki derviş kahkaha ile gülüyor. Kızda şaşırmış, şaşkınlığından ne sinir ne başka bir şey kalmış. Öylece dervişin kahkaha atmasını izlemiş. Ne oldu bu kadar gülecek diye sormuş. Derviş duymamış gibi bir müddet daha kahkaha atmaya devam etmiş ve sonra birden susmuş. Dünyalık olan budur demiş, seninde dışarıdakilerin de dikkatini dağıttı. Benim geldiğim yerde senin halin herkesin başından geçti. Başımız üstünde yeri var. Sana çare bulamadılar, çünkü hiç böyle bir derde düşmediler. Dert sultanın davetidir, derman sultanın ikramı. Sen bu derdi ondan başkasından bilirsen, derman bulamazsın. Sadece bunu demek için geldim yanına, hem gelmişken iki üç dünya kelamı edelim istedim. Dost bulmak zor, bulmuşken üç beş kelam edip nasiplenmek lazım. Kızın şaşkınlığı iyice artmış, dalga geçen derviş gitmiş, bir başkası gelmiş sanki. Yada aslında derviş hiç dalga geçmemişti, kız yanlış anlamıştı. Mahcubiyet hissediyordu, ama neden olduğundan emin değildi. Dervişin söylediklerinden etkilenmişti, ama tam olarak ne söylediğini anlayamamıştı. Anlamadım diyebildi zar zor kız, derviş gülümsedi, parlak bir gülümseyiş. Kızın içini ısıtan, yüzüne renk getiren bir gülümseme. Kalp akıl gibi çalışmaz demiş derviş. Aynı kelimeleri bilmesine gerek yoktur birini anlamak için, aynı heyecan ile atan başka bir kalbi duyduğunda onu anlar. Bunun kelimeleri yoktur, anlaşılacak bir yanı yoktur, hissedersin sadece. Kız ağlamaya başlamış, sessiz hıçkırıklarla bir müddet ağlamış. Ta ki derviş ayaklanıp gitmeye niyet edene kadar. Kız dervişin gitmeye niyetlendiğini fark edince kalkıp mani olmak istmiş, lütfen biraz daha kal, biraz daha anlat demiş. Derviş gülümseyip, gitmem gerek demiş, ama sultan hep yanında, sana lazım olan hep yanında demiş. Kızın ağlaması kesilmişti, hafiften gülümseyip dervişin elini öpüş, dervişte eğilip onun elini öpmüş. Bir gün yine sohbet edelim demiş kız, derviş, hayat kısa, yol uzun, nasip demiş. Kız kapıyı açıp, dışarıda bekleyen meraklı kalabalığı yarıp dervişe yol açmış. Sarayın dış kapısına kadar kendisine eşlik etmiş. Meraklı kalabalık sorular sorarak arkalarından yürümüş. Ne kız ne derviş dönüp hiçbirine cevap vermemiş. Dış kapıya vardıklarında derviş son bir dönüp kıza bakmış, gülümsemiş, sonra kulağına eğilip, babanı iyileştirmek de senin borcun, onunda sultana ihtiyacı var, sultanlık devlet sahibi olmakla olmuyor, bilmesi gerek demiş. Kız gülümsemiş, selamlaşıp dervişi yolcu etmiş…
“Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıl-ü kâl imiş ancak”
gölge Eylül 7th, 2008 at 22:05
Kâşkî sevdiğimi sevse bütün halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânan olsa
lao Eylül 9th, 2008 at 02:10
“Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
Her kişi âşık olurdu eğer asan olsa “
hiç Nisan 12th, 2011 at 16:58